TR
ISSN 2536-4898
E-ISSN 2536-4901
 
 
Volume: 27 Issue: 3 (2017)
 
Turk J Colorectal Dis : 27 (2)
Volume: 27  Issue: 2 - 2017
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I (131 accesses)

2.Introduction

Pages II - XII (97 accesses)

3.Contents

Page XIII (89 accesses)

4.Editorial

Page XIV (60 accesses)

RESEARCH ARTICLES
5.Clinical Value of the Monocyte-to-Lymphocyte Ratio for Determining Number of Debridements in Treatment of Fournier’s Gangrene
Turgut Anuk, Ali Cihat Yıldırım, Hakan Güzel, Gülşen Çığşar, Elnare Günal
doi: 10.4274/tjcd.88942  Pages 38 - 43 (160 accesses)
Amaç: Fournier gangreni (FG) anorektal bölgenin klinik olarak çok hızlı kötüleşen, ölümcül nekrotizan fasiitidir. FG tedavisinin temelini agresif cerrahi debridman oluşturur. Güncel skorlama sistemleri FG’de mortalite üzerine yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte serum belirteçleri yararlı olabilir. Bu çalışmada FG hastalarındaki debridman sayısını belirlemede monosit-lenfosit oranının (MLO) klinik etkisini ortaya koymayı amaçladık.
Yöntem: 2010-2016 yılları arasında hastanelerimiz acil servisinde FG tanısıyla tanı konup opere edilen 59 hasta çalışmaya dahil edildi. Tek debridman uygulanan grup 1 ve birden çok debridman uygulanan hastalar grup 2 olarak iki gruba ayrıldılar. Grupların ortalama yaş, cinsiyet, semptom süresi, predispozan faktör, yara kültür pozitifliği, kolostomi durumu, yatış anındaki MLO’lar, tedavi protokolleri, mortalite oranları karşılaştırıldı.
Bulgular: İki grup arasında yara kültür sonuçları ve kolostomi durumları arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0,001 ve p=0,008). Mortalite oranları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,749). Predispozan faktörler ve semptomların süresi arasında gruplar arası anlamlı fark bulunamadı (p=0,069, p=0,091). Grup 2’de MLO anlamlı oranda yüksekti (p<0,001). 0,549 cut-off değerinde MLO debridman sayını öngörmede %79,4 sensitivite ve %76 oranında spesifiteye sahipti. Ayrıca MLO debridman sayısını diğer faktörlerden bağımsız olarak öngörebilmekteydi (p<0,001).
Sonuç: MLO değeri birden çok debridman yapılan hastalarda anlamlı oranda yüksek bulundu. Bu sonuç, MLO’nun tek bir parametre olarak FG ciddiyetini göstermesi bakımından önemlidir. Gelecekte düzenlenebilecek daha yüksek hasta popülasyonlu çalışmalar parametrenin gücünü gösterebilmeleri açısından önem kazanmıştır.
Aim: Fournier’s gangrene (FG) is a rapidly progressive, fulminant necrotizing fasciitis of the anogenital region. Treatment of FG consists of aggressive surgical debridements. The current scoring systems in FG focus on mortality. However, simple biomarkers could be useful. Here we aim to investigate the clinical usefulness of monocyte-to-lymphocyte ratio (MLR) in determining the number of debridements in FG patients.
Method: Fifty-nine patients were diagnosed with FG and operated in the emergency unit between 2010 and 2016. The patients were separated into a single-debridement group and a multiple-debridement group. The groups were compared in terms of mean age, gender, duration of symptoms, predisposing factors, wound culture positivity, MLR values at admission, treatment protocols, and mortality rates.
Results: The two groups differed significantly in wound culture results and colostomy status (p=0.001 and p=0.008). There was no significant difference in mortality rate (p=0.749). Furthermore, there were no significant differences between the groups in terms of predisposing factors or duration of symptoms (p=0.069 and p=0.091). The multiple-debridement group had a significantly higher MLR value (p<0.001). MLR under the cutoff value of 0.549 had 79.4% sensitivity and 76% specificity in the prediction of number of debridements. Furthermore, MLR value could predict the number of debridements independently from other factors (p<0.001).
Conclusion: MLR value was significantly higher in patients who underwent multiple debridements. Thus, MLR shows promise as a single-parameter biomarker for FG severity. Future studies should focus on this parameter using a larger number of FG patients.

6.Grade II-III Hemorrhoidal Disease Treatment: Rubber Band Ligation versus Hemorrhoidal Artery Ligation
İbrahim Yılmaz, Dursun Özgür Karakaş, Ilker Sücüllü, Mehmet Saydam
doi: 10.4274/tjcd.60783  Pages 44 - 49 (179 accesses)
Amaç: Grade II ve III hemoroidal hastalık tedavisinde; lastik bant ligasyonu (LBL) ve hemoroidal arter ligasyonu (HAL) yöntemlerinin uygulama şekli ve etkinliğini karşılaştırmaktır.
Yöntem: HAL işlemi Aralık 2006-Mayıs 2007 tarihleri arasında 50 hastaya ve LBL işlemi Ağustos 2011-Eylül 2014 tarihleri arasında 96 hastaya uygulandı. Grade II-III hemoroidal hastalığı olan toplam 146 hasta retrospektif çalışmamıza dahil edildi. Operasyon süresi, uygulanan ligasyon sayısı, postoperatif 7. gün vizüel analog skala değerleri, komplikasyonlar ve 6. ay sonunda semptomsuz hasta sayıları her iki işlem için istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
Bulgular: HAL yöntemi uygulanan hastaların LBL uygulanan hastalara göre daha erken işe döndüğü ve postoperatif 7. gün daha az ağrılarının olduğu ve LBL yönteminin ise daha düşük maliyete ve kısa operasyon süresine sahip olduğu istatistiksel olarak saptandı. Semptomsuz hasta oranları 6. ay sonunda her iki yöntem için de benzer olarak (%94 ve %91,66) saptanmış olup istatistiksel olarak fark yoktu.
Sonuç: HAL ve LBL yöntemleri yüksek etkinlik ve düşük komplikasyon oranlarıyla grade II-III hemoroidal hastalık tedavisinde ayrı ayrı veya birlikte güvenle uygulanabilir.
Aim: Comparison the application and effectiveness of hemorrhoidal artery ligation (HAL) and rubber band ligation (RBL) techniques in the treatment of grade II and III hemorrhoidal disease.
Method: HAL was performed in 50 patients between December 2006 and May 2007 and RBL was performed in 96 patients between August 2011 and October 2014. A total of 146 patients with grade II-III hemorrhoidal disease were included in this retrospective study. Surgery duration, performed ligations, pain on postoperative day 7 visual analog scale, complications, and ratio of symptom-free patients at 6 months were statistically analyzed for both procedures.
Results: Patients who underwent HAL returned to work earlier and had less pain on postoperative day 7 than those who underwent RBL; in addition, the RBL procedure was statistically more cost-effective and had shorter surgery times. There was no statistical difference between the HAL and RBL groups in proportion of patients who were symptom-free at postoperative 6 months (94% and 96.6%, respectively).
Conclusion: The RBL and HAL procedures are both effective and have low complication, and can be used safely together or separately in the treatment of grade II-III hemorrhoidal disease.

7.Clinical Value of Platelet-to-Lymphocyte Ratio in Predicting Liver Metastasis and Lymph Node Positivity of Colorectal Cancer Patients
Turgut Anuk, Ali Cihat Yıldırım
doi: 10.4274/tjcd.82956  Pages 50 - 55 (138 accesses)
Amaç: Kolon kanserine bağlı mortalite azalsa da hala yüksektir. Kolonoskopinin artan kullanımı, cerrahi teknolojide ilerlemeler, kemoradyoterapi protokollerinin standardizasyonu metastatik olgularda sağkalımı arttırmıştır. Enflamasyon, birçok kanserin gelişiminde önemli rol oynar. Plateletlenfosit oranı (PLO) gibi birçok belirteç kanserde kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamızda preoperatif bakılan PLO’nun kolon kanserli hastalarda karaciğer metastazını ve lenf nodu pozitifliğini öngörebilirliğini saptamayı amaçladık.
Yöntem: Mart 2010 ve Eylül 2016 tarihleri arasında kolorektal kanser tanısı konularak operasyona alınan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, preoperatif PLO, intraoperatif bulgular ve postoperatif tümör-nod-metastaz evrelemesine göre histopatoloji raporları kaydedildi. Hastalar karaciğer metastazı saptananlar grup 1a ve saptanmayanlar grup 1b olarak 2 gruba ayrıldı. Aynı şekilde lenf nodu pozitifliği saptananlar grup 2a ve saptanmayanlar grup 2b olarak alt gruba ayrıldı. Sonuçlar SPSS programı ile analiz edildi.
Bulgular: Yüz elli iki hastada erkek/kadın oranı 1,53 idi. En sık rektosigmoid bölgede kanser tespit edildi. Sekiz hastada ailesel kolorektal kanser, 66 hastada komorbid hastalık tespit edildi. Postoperatif 30 günlük dönemde sekiz hastada erken mortalite gözlendi. Otuz bir hastada karaciğer metastazı mevcuttu. PLO’nun gruplar arası karşılaştırmasında, metastaz saptanan grupta PLO değeri, anlamlı şekilde yüksekti (p<0,001). Yaş, cinsiyet ve komorbid hastalıkların ortak etkisi incelendiğinde, bu üç parametreden bağımsız olarak PLO’nun karaciğer metastazlı hastalarda anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0,001). PLO’nun karaciğer metastazını öngörmede ROC curve eğrisi ile tespit edilen 194,7 cut-off değeri baz alındığında, %74,2 sensitivite, %72,7 spesifite, %91,7 negatif prediktif değer ve %41,1 pozitif prediktif değerinin olduğu tespit edildi. PLO’nun gruplar arası karşılaştırmasında, lenf nodu pozitifliği saptanan grupta PLO değeri, anlamlı şekilde yüksekti (p<0,001). PLO’nun lenf nodu pozitifliğini öngörmede ROC curve eğrisi ile tespit edilen 163,95 cut-off değeri baz alındığında, %56,8 sensitivite, %56,3 spesifite, %53,3 negatif prediktif değer ve %59,7 pozitif prediktif değerinin olduğu tespit edildi.
Sonuç: Ucuz, kolay uygulanabilir bir belirteç olarak PLO’nun kolorektal bölge kanserlerindeki karaciğer metastazını ve lenf nodu pozitifliğini öngörmede kullanılabileceği kanaatindeyiz.
Aim: Colorectal cancer related mortality is still high. The widespread use of colonoscopy, surgical advancements, and standardized use of chemotherapeutic agents has increased survival rates in metastatic cases. Inflammation is the main etiological factor in a variety of cancers. Plateletto- lymphocyte ratio (PLR), one the most studied biochemical parameters, has been shown as a poor prognostic factor. In this study, our aim was to determine the predictive value of PLR on liver metastasis and lymph node positivity in colorectal patients.
Method: The data of patients who were diagnosed with colorectal cancer and underwent surgery between March 2010 and September 2016 were analyzed retrospectively. Demographic characteristics, preoperative PLR, intraoperative findings, and tumor-node-metastasis stages were recorded. Patients with liver metastasis comprised group 1a and those without liver metastasis were group 1b; patients were also sorted into groups 2a and 2b based on lymph node positivity or negativity, respectively.
Results: A total of 152 patients were included in the study and the male/female ratio was 1.53. Most of patients had rectosigmoid junction tumors. Eight patients had familial history of colorectal cancer and 66 patients had comorbid conditions. Eight patients had early 30-day mortality. Thirty-one patients had liver metastasis. Patients with liver metastasis (group 1a) had significantly higher PLR values when compared to group 1b (p<0.001). When age, gender and comorbid diseases were analyzed together, group 1a had significantly higher PLR values (p<0.001). The cut-off value of the PLR for liver metastasis was 194.7, giving a sensitivity of 74.2% and specificity of 72.7%. Patients with lymph node positivity (group 2a) had significantly higher PLR (p<0.001) than patients in group 2b. The cut-off value of the PLR for lymph node positivity was 163.95, giving a sensitivity of 56.8% and specificity of 56.3%.
Conclusion: As an inexpensive and feasible parameter, PLR could be useful for predicting liver metastasis and even lymph node positivity of colorectal cancers.

CASE REPORTS
8.Small Bowel Intussusception After Rectal Surgery: Case Report
Barış Sevinç, Semiha Canverenler
doi: 10.4274/tjcd.19327  Pages 56 - 58 (88 accesses)
Yetişkinlerde ince barsak invajinasyonu çok nadir görülmesine rağmen barsak tıkanıklığına yol açabilir. Bu bildiride rektum tümörü için yapılan anterior rezeksiyon sonrası gelişen ince barsak invajinasyonu olgusunu sunmak istedik. Hasta cerrahiye alınarak, invajine olan segment rezeke edildi. Çıkarılan materyal incelendiğinde invajinasyona neden olabilecek herhangi bir tetik lezyon bulunamadı. Sonuç olarak, postoperatif barsak tıkanıklığının ayırıcı tanısında spontan ince barsak invajinasyonu da akılda tutulmalıdır.
Adult small bowel intussusception is a very rare entity. However, it may cause mechanical small bowel obstruction. In this report, a case with small bowel intussusception after anterior resection for rectal tumor is presented. The patient was operated and the invaginated segment was resected. Postoperative evaluation of the resected material revealed no lead point lesion for invagination. Small bowel intussusception should be kept in mind in the differential diagnosis of postoperative ileus.

9.A Case of Tuberculosis Mimicking Colon Cancer
Hüseyin Çiyiltepe, Durmuş Ali Çetin, Ulaş Aday, Ebubekir Gündeş, Emre Bozdağ, Mustafa Duman
doi: 10.4274/tjcd.43650  Pages 59 - 61 (129 accesses)
Tüm dünyada tüberküloz (TB) insidansı giderek artmaktadır. Daha sıklıkla pulmoner tutulum izlense de hastaların %3’ü abdominal tutulum ile başvurmaktadır ve malignite ile ayırıcı tanısı yapılması gerekmektedir. Abdominal TB’de klinik prezentasyon karın ağrısı, ishal, ateş, kilo kaybı şeklinde olup Crohn hastalığı ve gastrointestinal sistem maligniteleri ile ayırıcı tanı yapmak zordur. Bu yazıda klinik ve görüntüleme yöntemlerinde kolon tümörü ile karışabilecek çekal TB hastasını bildirmeyi amaçladık.
The incidence of tuberculosis (TB) is increasing all over the world. Although pulmonary involvement is more frequent, 3% of patients present with abdominal involvement which requires differential diagnosis from malignancy. The clinical presentation of abdominal TB is abdominal pain, fever, and weight loss, and it is difficult to differentiate from Crohn’s disease and malignancies. In this article, we aimed to report a patient with cecal TB which could be confused with colon tumor in clinical and imaging modalities.

10.Foreign Body in Sacral Region: Remaining Part of Knife After Stabbing
Dursun Özgür Karakaş, Batuhan Hazer, İbrahim Yılmaz, Özgür Dandin, Ali Kemal Sivrioğlu, İlker Sücüllü
doi: 10.4274/tjcd.63497  Pages 62 - 64 (117 accesses)
Penetran yaralanma, kaza sonucu veya tıbbi işlem sonrası geride yabancı cisim kaldığı görülebilmektedir. Baş ve boyun bölgesi geride yabancı cismin kaldığı en sık bölgedir. Bilgisayarlı tomografi yabancı cismin şeklini, gerçek yerleşim yerini ve çevre dokular ile ilişkisini göstermedeki en uygun tanı yöntemidir. Tedavi; çıkarılması uygun olanların cerrahi çıkarılmasıdır. Burada bıçaklanma sonrası sakrumda geride yabancı cisim kalan olguyu sunmaktayız.
Residual foreign bodies may be seen after penatrating injuries, accidents, or medical procedures. The head and neck are the most common sites of residual foreign bodies. Computed tomography is the best diagnostic modality for determining their shape, exact location, and relationship to adjacent tissues. Treatment consists of removing the foreign body if possible. We present a case of residual foreign body at the sacrum after stabbing.

LETTERS TO THE EDITOR
11.A New Approach to Classification of Pilonidal Disease
Dursun Özgür Karakaş, İbrahim Yılmaz, Batuhan Hazer, Özgür Dandin, İlker Sücüllü
doi: 10.4274/tjcd.50490  Pages 65 - 66 (281 accesses)

12.Necessity of Rational Use of Social Media in Colorectal Surgery
Bahar Büşra Özkan, Mustafa Berkeşoğlu, Gökhan Selçuk Özbalcı
doi: 10.4274/tjcd.10327  Pages 67 - 68 (101 accesses)

OTHER
13.Is the Ischioanal Fossa the Most Appropriate Surgical Area for Fecal Incontinence Surgery?
Ali Naki Yücesoy
doi: 10.4274/tjcd.04557  Pages 69 - 71 (143 accesses)
Fekal inkontinans, cerrahların cerrahi zorluklarından birisidir. Anal sfinkter hasarları ve nörolojik hastalıklar, fekal inkontinansın majör nedenleridir. Cerrahi girişimler, özellikle anal sfinkter hasarı nedeni ile fekal inkontinansı olan hastalarda gereklidir. Fekal inkontinans için gerçekleştirilen cerrahi girişimlerin postoperatif hoşnutsuz sonuçları olabilir veya postoperatif başarılı sonuçlar zamanla bozulabilir. Vajinal doğumları takiben anal sfinkter hasarı gelişmiş kadın hastalarda, vajinal erişim ile anal sfinkteroplasti ve grasilis transpozisyon işlemlerini kombine ederek, cerrahi girişimler gerçekleştirdik. Tekniğimizdeki transvajinal erişim kullanılmasındaki ana amaç, iskioanal fossada ekstrasfinkterik disseksiyon sağlamaktır. Başarılı postoperatif sonuçlarımızın bir sonucu olarak şu soru aklımıza geldi. İskioanal fossa, fekal inkontinans cerrahisi için en uygun alan mıdır?
Fecal incontinence is the one of the surgical challenges faced by surgeons. Damage to the anal sphincter and neurological diseases are the major causes of fecal incontinence. Surgical interventions are especially necessary for reconstruction of the anal sphincter in patients with fecal incontinence patients due to anal sphincter damage. Surgical interventions performed for fecal incontinence can result in unsatisfactory postoperative outcomes, or initially satisfactory outcomes which deteriorate over time. We have performed surgical interventions with transvaginal access by combining the anal sphincteroplasty and gracilis transposition procedures in female patients who have anal sphincter damage subsequent to vaginal childbirth. The main aim of the transvaginal approach in our technique is to allow extrasphincteric dissection in the ischioanal fossa. As a result of our successful postoperative outcomes, this question came to our minds. Is the ischioanal fossa the most appropriate surgical area in fecal incontinence surgery?

 
Quick Search






 
Copyright © 2017 Turkish Journal of Colorectal Disease LookUs & OnlineMakale